31 Ocak 2016 Pazar

Prag’da Kafka Olmak Ya da Olamamak


Prag rezervasyonlarımızı yaparken aklımızdan geçen tatil bambaşkaydı, itiraf ediyorum. Doğa ana resmen tatilimize savaş açtı. Ama olsundu, Prag güzeldi, biz güzeldik, sıcak şarap güzeldi.



Pek çok kaynaktan okuduğum kadarı ile Prag yılbaşında en ışıltılı, coşkulu olan Avrupa kentlerinden biriydi. Biraz bundan biraz da bu masalsı Avrupa kentini görmeyi çok istediğimizden aylar öncesinden yine bir türk hava yolları kampanyasını fırsat bilip biletleri kapıp, booking.com’dan da Prag haritasını ezberledikten sonra otel rezervasyonumuzu Hotel Klarov’da karar kılarak tamamladık.

31 Aralık günü İzmir’den yollara düştük. Halihazırda 1 saat olması planlanan uçuşumuzda kötü hava koşullarından dolayı 1 saat kalkamadı, 2 saatte iniş yapamayarak havada döndü, bu da yetmez gibi indiğimizde Prag uçuşumuzun iptal olduğunu öğrendik. Ama durun maceramız burada son bulmadı! Bavulumuz kaybolmuştu. Uçak biletimizi değiştirmemizi söyledikleri sırada 1.5 saat bekledikten sonra ertesi güne tekrar bilet aldık ve o gece istanbul’da kalacağımızı öğrendiğimizde baya bi homurdandık, sanki herşey bitmiş gibi. Türk Hava Yollarının bizi yönledireceği Otel için sıraya geçtik ve 1.5 saatte orada bekledik. Önümüzde 45 dakikalık bir sıra kalmıştı ki bir beyefendi gelip türk hava yollarıının anlaşmalı olduğu 180 otelin de dolduğunu, bu nedenle havaalanında kalmak zorunda kalan tüm yolculara battaniye dağıtmaya çalışacaklarını söylediler. Şuan Romantik – Komedi filmi gibi gelen şeyi o an yaşıyor olmak pek hoş değildi. Sakinliğimizi korumaya çalışarak biricik Deniz’imi aradım ve şanslıydım ki arkadaşlarıyla birlikte evde bir yılbaşı planlamışlardı, dahil olduk ve günün en güzel zamanlarını yaşadık. Bir teşekkürü de burdan edeceğim! Gerçekten dostlar tüm sinirleri alabiliyor.



Bolca eğlendikten şampanya eşliğinde 2016’ya merhaba dedikten sonra Prag uçuşuna hazırdık. Lokasyon olarak çok doğru bir otel seçtiğimizi daha ilk dakikalardan anladık. Havalanından 20-25 dakikalık bir otobüs-metro aktarmasıyla otelimize kavuştuk. Eşyaları bırakır bırakmaz kendimizi Prag sokaklarına attık.




 Prag için tüm kaynaklarda orta çağ kenti diyorlar. Roma için de pek çok şey diyorlardı ama benim için hayal kırıklığı olmuştu biliyorsunuz. O nedenle çok büyük hayallerle gitmedim bu defa. Ama gerçekten, harika bir orta çağ kenti ile karşı karşıyaydık. 





 

Eski Kent Merkezinde muhteşem sokaklara ve binalara göz atalım mı?
 


Merkezde kurulan bu küçük büfeler yiyecek, içecek (hot wine bff! ) 





Hangi tasarım harikası binayı, kuleyi, heykeli çekeceğimi şaşırdığım doğrudur.


Her köşe bucakta gördüğümüz, başka tatlı bilmediklerini düşünmeye başladığımız hamur, şeker ve karamelli bu tatlı bizde "Siz bir de Türkiye'ye gelin de tatlının hasını görün" algısı uyandırdı. 
 





  Eski Kent Merkezini tanıyabildiniz mi? Bu da gündüz görüntüsü.


 Prag'da cam işçiliği çok fazla. Birbirinden değişik tasarımları hemen hemen her mağazada bulabiliyorsunuz. Fiyatları da yüksek değil. Gerçi Prag diğer pek çok şehre göre uygun sayılır. Euro yerine Çek Korunası ile alışveriş yapmanızı tavsiye ederim. Ancak Döviz bürolarının hemen hepsinde fiyatların çok fark ettiğini söylemeden geçemeyeceğim. Çok dikkatli olunmalı bazı yerlerde yarı yarıya fiyat farkı olabiliyor. Ayrıca taksiye binerkende dikkatli olunmalı, bu konuda otelde ve turlarda bile uyarı yapıyorlar.








 Bu da benim "iyki gelmişiz" pozum :)





Old town meydanında yer alan saat orta çağdan kalma tarihi eser niteliğinde olup üzerinde yer alan 12 saat dilimini 12 burcun sembolleri gösterilmekteymiş.
Saatin hikayesi ise şöyleymiş: İnanışa göre 15. Yüzyılda bir saat ustası olan Hanus bu saati yaptıktan sonra herkes bayılır. Saati nasıl yaptığı öğrenilmeye çalışılsa da Hanus bunu bir sır olarak saklar ve kimseye söylemez. Ancak o dönemin şehir yönetimi bu güzel saatin sadece kendilerinde olduğundan emin olmak isterler. Bu nedenle de saati yapan hanus’un bu saatten başka yerde yapamasın diye gözlerini kör ederler. Gözleri kör edilen Hanus ise öç almak için saate zarar verir ve bir daha tamir edilemez.16. Yüzyılda tamir etmeyi başarmış olsalar bile saat tekrar bozulmaya başlar ve zamanı yanlış gösterir. En son 1865 yılında saat ciddi bir tamir bakımına sokulmuş. Fakat 2. Dünya savaşında Almanlar tarafından saat tekrar ciddi darbeler almış. Ancak turistlerin ilgi odağı olmayı başarmasına hiçbirşey engel olamamış. :)



 Hotel Klarov'da odamızdan bir Prag manzarası. Kahvaltılarını beğenmesek de otel gerçekten güzeldi.


 Prag'da geceleri hayat durmuyor. Çok fazla aktivite, eğlence alternatifleri mevcut. Hem gezilip görülecek hem de eğlenilecek şehir, sanırım buraya aşık oldum.




Kent merkezinde konumlanmış mağazalardan ziyade bu çift taraflı konumlanmış şirin pazardan alışveriş yaptık. Her zaman kuruluyor mu bilmiyorum, ancak biz her sokağa girip çıkalım derdinde iken kendisi ile karşılaştığımız için çok mutlu olduk. Hemen hemen tüm alışverişimizi buradan yaptık diyebilirim.



 Şehir turlarını size özel de gerçekleştirebiliyorlar. Gördüğünüz arabalar ile "özel" in hakkını veriyorlar. Özel bir tur için yüksek fiyatlar olmasa da biz Prag Card aldığımız için diğer turu tercih ettik. Birazdan bundan da bahsedeceğim.


Bence turumuzun en güzel yanı türkçe kulaklık olmasıydı. Tam 2 saat boyunca rahat rahat etrafı seyredaldık.




 Biz de şöyle bir terminal binası yapamaz mıyız yani?



 Yeni Kent Merkezi dedikleri alandaki binalar bile eski, haliyle kentte -en azından bizim gördüğümüz kadarı ile- plansız gelişen, aynı katlarda birbirinden farklı yükseklikte, kent dokusunu bozucak renkte ve dokuda bina görmek pek mumkün değil.







 Opera binası


 Müze ve Sergi Alanı, Bir dönem yıkılması tartışılmış ancak sonradan vazgeçilmiş. Bu yapıyı yıkmak insanı acıtır sanırım.


Prag'da en sevmediğim şey de şu dans eden bina. Hatta bildiğiniz nefret ettim. Bu aynalı binaların çirkinliği yetmez gibi bir de kaldırımı işgal eden çirkin kitleyi sevemeyeceğim, hepinizden özür dilerim. Mimar arkadaşlar bozulmasın.:)



Kale Bölgesinde gezdik, manzaranın ve çikolata dükkanlarının tadını çıkardık :)






Grevin'den hepinize bir merhaba o halde!









Prag'da uçaktan iner inmez havaalanından alabileceğiniz Prag Cardlar ile tüm ulaşım ağları ücretsiz olmakla birlikte beraberinde verilen kitapçıkta yazan yerlerden kimisi bedava, kimisi ise %25-30 gibi farklı indirimler mevcut. Kalacağınız gün kadar geçerli olan farklı seçenekleri var.Resimde de gördüğünüz gibi adınıza kayıtlı hale getiriyorsunuz ki 5 kişi 1 kartla idare edemiyorsunuz :)






Kart ile birlikte ücretsiz şehir turu bilgileri de işte burada.





Gitmeden internetten indirmiş olduğum metro güzergahları malesef doğru değildi. Sanırım yanlış sitelerden bilgi aldığım da olmuş. İşte sizin için üşenmeden tarayıp eklediğim metro güzergahları :)






Lafı fazla uzatmadan en gerekli bilgiler ile özetlemeye çalıştığım şudur ki Prag'a gidin dostlar. Şahsen biz tekrar gideceğiz. Doğa ananın savaşından mütevellit turumuz eksik kaldı ve en çoook istediğim Kafka Evi'ne gidemedim. Bundandır ki Tekrar görüşmek üzere

15 Ocak 2016 Cuma

Chios Adasına bir de bu açıdan bakmaz mısınız? :)

Sakız Adasına giden hemen hemen herkes ilk iş araba kiralıyor ve çeperdeki köyleri ziyaret ediyor.  Genelde de yazın gidildiği için kumsalların tadını çıkarıp, ayak temalı fotoğraflar tüm sosyal ağlarda zirveye çıkıyor. :))

Ama biz biraz mecburiyetten biraz da haftasonu yorgunluğu nedeni ile merkezde gezmeyi tercih ettik. İyi de ettik. O harika evlerinin dışında bize benzeyen dar sokaklarını, sokağın ortasına coca cola dolabı koyan bakkalı, çıkmaz yolları ve tatlı insanları keşfettik. Hepsinin fotoğrafını çekmeye çalıştım. O nedenle bu yazım ne "gezdim gördüm" yazısı olacak tam, ne de "yedim içtim". Bu da böyle içimden gelen, kısacık ama beni mutlu eden an'ların görüntüsü olsun, dursun burada.

Müziği de burada  ♫ ♪♫♪ ♫ 


Yeşilin her tonunu seviyorum, birbirinden farklı olsa da birlikte canlı olan herşey güzeldi! 





Turistik olması beklenen bir yer için doğal kareler değil mi? Sanırım Kış olmasından kaynaklı böyle doğal an'lar yakalayabildik. Ama yazın da gidip bu işin aslını astarını öğrenmeliyim değil mi? :)))



En sevdiklerim, kapılar...Sonsuz renkte ve birbirinden farklı tasarımlardalar... Bence kimliği olmalı evinizin... Birbirine benzeyen binalardan, çelik sokak kapılarından ise sahibi hakkında bilgi veren bu kendine güvenen eski kapılar her zaman istediğim ve kalbimde saklayacağım tasarım harikaları olacak :) 



Bakımsız binalar, yollar ve daracık geçişler meslek hastalığından sanırım hep " araştırılası, merak edilesi olan" olarak kalıyor ben de. Modern kent kadını olabilirim, alışveriş yapmayı çok sevebilirim ama eski kent dokusudur kalbimi fetheden! :) 










Her kapının kim bilir ne hikayeleri var bilmediğimiz, sadece güzelliğini görebildiğimiz...
Ben hepsini merak ediyorum...Ondandır sana yine geleceğim sevgili Chios!

28 Kasım 2015 Cumartesi

Kristal Denizaltı

 

 

Çok sevdiğim Ahmet Altan'ın en çok sevdiğim kitabı: Kristal Denizaltı

Var mıdır kadınları bu kadar anlayan, gören ve bilen başka bir adam?
Sadece bilmek, görmek ve anlamak da değil, doğru yorumlayıp doğru cümleler ile cevaplayabilmek. Kadının, erkeğin hayatındaki rolünü öyle güzel benimsemiş ki, onun adını duyduğum zaman istemsiz gülümserim. Nasıl güzel minik hikayeler ile doludur bu kitap. Aynı tat ile okuyacağımı düşünerek "Bir hayat Bir Hayata değer" kitabını koşarak aldım. Ancak aynı hissiyat ile okuduğumu söyleyemem. O nedenle biz Kristal Denizaltı'ndan en sevdiğim satırlara gelelim:


Neden sana acı çektiriyorum sevgilim? Neden hep, ya sana acı çektirmek ya da kendi kendimi aldatmakla geçiyor günler? Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık, ama her şeyi olduk… Seni artık görmeyeceğim. Yıldızları nasıl seyrediyorsam, bundan böyle sana da öyle bakacağım demek.


-İnsan sevdiğini görmediğinde aşk biter mi?

*Düşünsene Tanrı'yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.

-Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.

*Belki de başka bir tür  sevgi yok Maurice. Aşk, bir insanı Tanrı'yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?

 

 

"Bir kadınla üç şey yapabilirsin: Ya onu seversin, ya onun için acı çekersin ya da onu yazarsın."

Bu unutulmaz bir cümledir.  Ama o cümleyi benim için daha da unutulmaz kılan, çok çok uzun yıllar önce, bir kadının sabaha karşı, parlak mor bir gökyüzünün altında koyu yeşil şemsiyeler gibi açılan fıstık çamlarının dibinde sorduğu bir sorudur.

-Bu cümlede 'ya' mı olmalı, yoksa 've' mi? 

 

 

Bir erkeğin düşünsel yeteneği, estetik birikimleri ne olursa olsun, hayatta durduğu kat, içine doğduğu kattır, tanıdığı ilk kadının, annesinin onu bıraktığı kat.

Giyim zevkinin bulunmadığı bir bahçede doğduysanız, giyim zevkinin gelişmiş olduğu bir bahçeye sizi ancak bir kadın götürür; sofralarının inceliklerle donatılmadığı bir katta doğduysanız, incelikli sofraların bulunduğu kata sizi götürecek olan da bir kadındır.

Birlikte olduğunuz kadın değiştiğinde, değişen yalnızca bir kadın değildir, hayatın neredeyse bütünü değişir; bir başka kata, bir başka bahçeye geçersiniz, orada herşey farklıdır. 

.....

Bir kadından bir kadına geçmek, bir hayattan bir başka hayata geçmektir.

.....

 Hayatınız, seçtiğiniz kadındır.

Bir kadın değil bir hayat seçersiniz çünkü.

 

  Bazı yazarları özler insan, onların anlattıklarını, anlatma biçimlerini, kullandıkları dili, yalnızca onlara ait olan sözcük evliliklerini, onların yarattığı ve okurken bir parçası haline geldiğiniz dünyayı, o dünyanın kokularını, seslerini, renklerini özler.

 

 

Bazı yazılara bazı şarkılar yakışıyor, keyif müzikleri saatinde iyi okumalar hepimize!

 ♫ ♪♫♪ ♫ 

 

Sevgiler... 

8 Kasım 2015 Pazar

İskenderun/Hatay

Uzuuuun bir aradan sonra yeniden Hatay'ın en büyük ilçesi İskenderun'dan Merhaba!
Yine bir mini tatili birleştirip kendimizi "gezelim görelim" hareketine adayacaktık ki; aslında "yiyelim içelim hiç durmayalım" hareketinde daha mutlu olacağımızı keşfettik! :)

Denize kıyısı olan hangi şehir sevilmedi ki benim nazarımda... Şansımıza hava çok güzeldi, bir de üzerine bizim iştahımız ve enerjimiz eklenince harika oldu.


İstanbul aktarmalı olarak gittiğimizden az biraz yorucu oldu diyebilirim, ancak iyi bir gece uykusu ile ertesi güne zinde başladık. İlk gün İskenderun merkezde kahvaltı yapmak istediğimizden Terrace Bistro diye arkadaşlarımızın kahvaltısını tavsiye ettikleri deniz manzarası ve mekanıyla insanı buyur eden ancak çok da iyi lezzetler sunmayan bir yeri deneyimledik. Olsundu, hava güzeldi, deniz güzeldi ve en önemlisi biz güzeldik :)


20 dakikalık bir araba yolculuğu ile Payas'a ulaştık. Sokullu  Mehmet Paşa Külliyesindeki dükkanlarda el işi süslemeler, hediyelik eşyalar vb. ürünler satılsa da çok yeterli bulmadık. Öyle güzel bir ambiyansı var ki daha iyilerini hakediyor. Biz gezerken Belediye başkanı da oradaydı. Esnafı geziyordu. Öğrendik ki üst katında toplantı odası varmış. Önemli çalışmalarını burada yapıyormuş. Düşününce, ne kadar güzel değil mi?  Kendisini hiç tanımasam da sevdim; tarihe işaret ettiği ve orada mutlu olduğu için.
Hemen yanında yer alan Payas II. Selim Camii oldukça kalabalıktı Cuma saati olduğu için. Bu kareyi çekebilmem bile bir mucize :)

Külliyenin ve Camiinin yanında yer alan bu kalenin henüz restorasyon çalışmaları başlamamış. Eskimiş ama ölmemişliği simgeliyordu, dayanamadım bir sürü fotoğraf çektim. Sizinle birkaçını paylaşmak istedim. Yeşilin olduğu her fotoğraf birazdan çok yaşıyordu. Ne güzeldi.




Külliyenin bir diğer kapısından açılan perpektif harikası kareler sunan, küçük bir meydanı da olan bu şirin yerde düğünler bile oluyormuş. Ne harika ama! Zaten bence düğün dediğin yaşayan bir yerde olmalı. Bizim düğünümüzde de ısrarla deniz deniz diye hoplayıp zıplamamın nedeni  oydu. Neyse konuyu dağıtmayayım :)

Küçük küçük hatıralar alıp buradan ayrıldık ve İskenderun'da oldukça ünlü Petek Pastanesi'ne ışınlandık. Hepsinden tatmak istediğimizden künefe başta olmak üzere ortaya karışık tatlılardan söyledik :))) Bence mutluluğun bir tanımı da Petek Pastanesi artık!


Deniz kenarında dolaştıktan ve evde biraz dinlendikten sonra akşam olduğunda Karaağaç Mikado Restaurant'ta soluğu aldık. Size bunun gezip görme tatili olmadığını taaa en başında söylemiştim :) Oldukça keyifli bir fasıl eşliğinde harika mezeleri ve yemekleri mideye indirdik. Onları paylaşamayacağım. Adeta kilo almadan dönmemeye yemin etmiştik.

Şıkır Şıkır suların aktığı, ormanın hemen yanında tertemiz havası olan Çağlayan Alabalık'ta kahvaltımızı ettik. Kahvaltı dediğin saatlerce süren bardak bardak çay içtiğin günün en güzel öğünü! Barlas Efe'yle de burada bir anımız olsun istedik onu güldürelim derken baya biz şebek olduk. Olsundu, hava güzeldi, kahvaltı güzeldi, barlas efe misss gibi bebek kokuyordu. :)

Merkezde tur atıp, farklı yerlerde de tatlı yedik lakin hiçbiri bir Petek Pastanesi değildi. Hatay hatırası tatlılarımızı ve ünlü tuzlu yoğurdunu aldık. Bu arada bölgede kabak tatlısı da yemeden ayrılmayın derim. Kirece yatırılarak yapılan tatlı bildiklerimizden, en azından bizim bildiklerimizden oldukça değişikti. Şerbeti içinde olan balkabağını kıtır kıtır salatalık gibi yiyorsunuz.

Yeni açıldığını öğrendiğimiz La Perla Butik Otel&Restaurant&Şarap Evinde de son akşam yemeğimizi yedik ve Hatay'dan aldığımız kilolarla geri döndük.
Bu tatilde böylece geldi, geçti. Velhasıl kelam İskenderun güzel, bloga yazmayı özlemişim. Söz veriyorum arayı bir daha bu kadar çok açmayacağım! Umarım siz de beni özlemişsinizdir. :)

Sevgiler...